İpek Çınar 

 ÜRETİM, DAYANIŞMA VE ÖĞRENME ALANI OLARAK KOLEKTİFLER 

Kolektiflik ya da kolektif üretimi andığımızda, envai çeşit yapılardan bahsediyoruz aslında. Bunlar kimi zaman içindeki insanların maddi destekleri, kimi zaman fiziksel çabaları, hemen her zaman zihinsel emeklerine dayanan yapılar. Bir kısmı mekân sahibi, bir kısmı çevrimiçi ortamda çalışan, bir kısmı da başka mekânları mesken edinerek üretimini sürdüren; kendilerine kolektif, inisiyatif, grup, sanatçı alanı gibi unvanlar belirleyen oluşumlar söz konusu olan. Bu oluşumların amaçları da çeşitlilik gösteriyor; insanlar ortaya fiziksel bir ürün koymak, tartışma ve araştırma platformu oluşturmak, sanatçı ile sanat dünyası arasında bir aracı rol üstlenmek, hak savunmak gibi nedenlerle kolektif kurmaya karar verebiliyor. Dahası, bir kolektifin kurulduğu dönemin kültürel, politik, teknolojik kendine özgülüklerini de anmak gerekiyor. Dolayısıyla kolektifler ve kolektivite üzerine yazmaya başlamak da her yöne açan katışık bir güle benziyor. Ancak bütün bu çeşitlilikte ortaklaştırıcı bir yan aranırsa, kolektif yapılar mevcut sistemin ortasında ortak bir direnç noktası belirleyerek, sistemde bir gedik açmaya çalışıyor.  

          

Uzun yıllardır üretim sürecimde kolektifliği ve kolektif aracılığıyla kazanılan dayanışma ve birlikte öğrenme hissini çok önemsiyorum. Bu metni de özellikle birkaç yıldır parçası olduğum Orta Format’la birlikte yürüttüğümüz, sanat oluşumlarının sürdürülebilirlik ve sonlanma kararlarına odaklanan Güncelleme #28: Polifoni’de (1) gerçekleştirdiğimiz sohbetlere ve dinlediğimiz tecrübelere dayandırmak; kolektif üretim denildiğinde dikkat edilmesinin yararlı olacağını düşündüğüm bazı kavram ve kolaylaştırıcı çözümlerden bahsetmek istiyorum. Bu kavramlara nasıl yaklaşıldığının kolektif içindeki insanlar tarafından en baştan tartışılması, dahası bu kavramların arada bir periyodik bakım yapar gibi tekrar masaya yatırılması sağlıklı bir kolektifin temel taşı. 

  

Bağımsızlık ve nelerden bağımsız olduğumuz üzerine 

Kolektif sanat üretimlerinden bahsederken neredeyse bir refleks olarak eklenen ‘bağımsız’ sözcüğü, hemen hemen bütün oluşumların farklı yaklaştığı bir kavram. Buradaki çeşitliliğin temel nedeni, bağımsızlığı özdeşleştirdiğimiz şeylerin geniş yelpazesinde yatıyor. Çoğunlukla başka bir kurumun maddi desteğine, fona ya da sponsorluğuna ihtiyaç duymadan ayakta kalmakla özdeşleştirilen bağımsızlık kavramına verilen önem, kimi zaman kolektifi oluşturan kişilerin ihtiyaç ve önceliklerinin önüne geçebiliyor. Bağımsızlık sözcüğüne romantik bir şekilde gönül vermek yerine; oluşumların nerelerde tıkandığına, bu tıkanmaların hangi aciliyetleri içerdiğine ve ne tür çözümlere ihtiyaç duyulduğuna odaklanmanın daha elzem olduğunu düşünüyorum. 

     

Dahası ekonomik olarak bağımsız bir model kurmayı başarsak bile, bir kolektif, hiçbirimizin düşündüğü denli bağımsız kalamıyor. Kolektifi birlikte sürdürmeye çalıştığımız yoldaşlarımızdan geçimimizi kazandığımız işlerin yoğunluğuna, dirsek temasında olduğumuz diğer kurumlardan birlikte üretim yapmak istediğimiz sanatçıların emeğine ve izleyicinin ilgisine dek birçok etkene bağımlıyız aslında. Belki de burada çözüm ekonomik bağımsızlığın yerine sürdürülebilirlik kavramını ortaya koymaktan ve bir hayaller/gerçekler mukayesesi yapmaktan geçiyor.

Sürdürülebilirlik ve emek alanlarımız üzerine

Çoğu kolektif, içindeki bireylerin görece genç olduğu yıllarda, mevcut sistemdeki eksiklerin özlemi ve talebiyle kuruluyor. İdealizmin daha yüksek, enerji ve heyecanın bol olduğu bu cicim yıllarında, emek ve heyecan da azami seviyede korunabiliyor. Ancak bir süre sonra başka öncelikler ve hayat gaileleri, kolektifin hayatlarımızda kapladığı yeri daraltmaya başlıyor. Yaptığımız işin bizi tatmin etmemeye başladığı bu dönüm anında, bir de ekonomik darboğaza kapılınca, kolektifin kendisi bir külfet haline gelebiliyor. Bunu engelleyebilmek adına, daha en baştan emek ve karşılıkları ilişkisinin göz önünde bulundurulması ve -gönüllü emek sömürüsü de dahil olmak üzere- karşılıksız emek ilişkilerinden kaçınılması önemli.

     

Sürdürülebilirlik kavramının geleceğe kalmak, iz bırakmak gibi anlamları da söz konusu. Ortadaki esas üretim olan sergi, kitap, performans gibi somut ve elzem iş kalemleri, diğer iş kalemlerini atlamamıza neden olabiliyor kimi zaman. Üretim aşamasında fazlasıyla hevesli olan ekipler, konu belgeleme ve arşivlemeye geldiğinde çoktan yorulmuş ya da sıkılmış olabiliyor. Bu durum, hem kolektifin kendi tarihinde hem de içinde bulunduğu toplumun hafızasında boşluklar yaratıyor. Sonrası, kurulan her yeni kolektifin enerjisini ve bütçesini benzer temalı işlere ayırdığı bir kısırdöngü. 

  

Dahası, arada bir dönüp aile albümlerine bakmanın duygusal tatmini misali, arada bir dönüp kendi arşivlerine bakmanın da sağaltıcı bir gücü var, diye düşünüyorum. 

   

Organizasyon ve iş bölümü

Feminist literatürde ‘zihinsel yük’ (2) olarak geçen emek biçimi, kolektif içi iş bölümü modellerine de uyarlanabilir. ‘Zihinsel yük’, iş bölümü sırasında bir birey planlama ve organizasyonu üstlenirken, diğerlerinin ‘kendisine sorulmasını’ beklemesi durumu. Bu durum kolektif içindeki belli bireylerin kendilerini sürekli yorgun, gergin, zihinleri dolu bulmasına neden oluyor. Ortaya koydukları somut bir ürün yokken bile hissettikleri bu yorgunluk, dışarıdan görülmesi oldukça zor yılgınlıklara neden oluyor. Halbuki plan yapmak ve organize etmek zaten başlı başına bir iş. Ve belli bir birey hem planlamayı hem de plana dahil olmayı üstlendiğinde, bir anda işlerin çok büyük bir kısmını yapmaya başlıyor. Buna çözüm olarak iş kalemleri listelerinin çıkarılmasının, bu iş kalemlerinin arasına organizasyonun da eklenmesinin, hatta mümkünse bu işler arasında rotasyon sağlanarak insanların birbirlerinin işlerini deneyimlemesinin sağlanmasının sağlıklı bir örgütlenmeye mahal vereceğine inanıyorum. 

   

*** 

 

İçinde bulunduğumuz dönemin sosyal ve ekonomik şartlarında, herkesin içine sinen ve emeğinin karşılığını alabileceği bir yapı kurmak ne yazık ki pek mümkün görünmüyor. Nitekim bir yandan da bu sistemin koşullarını değiştirebilmek, küçücük de olsa değişimi sağlayabilmek için bu çabalarımız. Bu noktada her şeyin başındaki çözüm birlikteliklerimizi korumaktan, nefesimiz kesildiğinde birbirimizin yardımına koşmaktan, daha güzel bir tabirle farklı özen/hediye ekonomilerine kafa yormaktan, daimi bir ihtiyaçlar ve sonuçlar pazarlığından geçiyor. Şeffaflık, kaynak paylaşımı, motivasyon da bu metinde yer bulamasa da her daim akılda tutulması gereken konulardan. Her şeyin ötesinde kolektifler, hem sanatçı hem aracı olarak öğrenme alanlarımız, geleceğe dair hayallerimize giden yolun ta kendisi gibi görünüyor bana.

(1) Bkz. ​​http://ortaformat.org/guncelleme-28

(2) Konuyu dağıtmamak adına hızlı geçmek zorunda kaldığım ‘zihinsel yük’ün feminist literatürdeki yansımaları hakkında, çizer Emma’nın hazırladığı ve Türkçeye Nil Delahaye tarafından çevrilen ‘Sorsaydın ya!’ (Fallait Demander) çizgi roman öneririm.